






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Legal Hukuk Dergisi (LHD), Yıl 2026 Sayı 283 (Temmuz)</title>
    <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=3928</link>
    <description>Legal Hukuk Dergisi (LHD)</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    <generator/>
    <item>
      <title>AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ASKERİ OPERASYONLARI: ULUSLARARASI HUKUK BAKIMINDAN BİR İNCELEME</title>
      <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89126</link>
      <guid isPermaLink="true">https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89126</guid>
      <author>Merve KÜÇÜK   </author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family: 'Times New Roman',serif;"&gt;Bu çalışma, Avrupa Birliği’nin askerî operasyonlarını uluslararası hukuk perspektifinden incelemekte ve mevcut literatürde sıkça görülen tekil operasyon odaklı yaklaşımlardan farklı olarak, Avrupa Birliği’nin tüm askerî operasyonlarını bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır. Bu bağlamda öncelikle Birlik’in uluslararası hukuki kişiliği ortaya konulmuş ve ardından Birlik hukuku içerisinde askerî operasyonların dayanabileceği hukuki normlar incelenmiştir. Devamında kuvvet kullanma yasağı ve bu yasağın istisnaları başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin askerî operasyonlarına uygulanabilecek uluslararası hukuk kuralları ele alınmaktadır. Kara ve deniz operasyonları arasında hukuki rejim farklılıkları bulunduğu kabul edilerek, bu operasyonlar ayrı başlıklar altında incelenmiştir. Son aşamada, her bir Avrupa Birliği askerî operasyonu; ev sahibi devletin rızası, Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya açık deniz serbestileri gibi hukuki dayanaklar bakımından değerlendirilmekte ve Birlik’in askeri operasyonlarının büyük ölçüde uygun uluslararası hukuki dayanağı bulunduğu sonucuna varılmaktadır.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TÜRK ANAYASA HUKUKUNDA DEVLETİN POZİTİF BİR YÜKÜMLÜLÜĞÜ OLARAK TARIMSAL FAALİYETLERİN DESTEKLENMESİ</title>
      <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89416</link>
      <guid isPermaLink="true">https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89416</guid>
      <author>Cem Ümit Beyoğlu  </author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 1.0cm; margin: 0cm 0cm 4.0pt 0cm;"&gt;Tarım sektörü, yalnızca ekonomik üretim değil, aynı zamanda toplumsal refah, gıda güvenliği ve çevresel sürdürülebilirlik açısından da stratejik bir sektördür. Türkiye’de tarım, kırsal nüfusun geçim kaynağı, gıda arzının teminatı ve sosyal adaletin sağlanmasında kritik rol oynamaktadır. Bu nedenle devletin tarıma yönelik pozitif yükümlülükleri, ekonomik desteklerin ötesinde düzenleme, planlama, koruma ve yönlendirme gibi çok boyutlu görevleri içermektedir.&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"&gt; Nitekim 1982 Anayasası devlete tarımsal üretimin korunması ve geliştirilmesi, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının önlenmesi gibi konularda önemli yükümlülükler öngörmektedir. Bu bağlamda devletin tarım faaliyetlerinin desteklenmesi ve düzenlenmesi konusundaki pozitif &lt;/span&gt;yükümlülükleri&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR;"&gt;, sürdürülebilir bir tarım sektörü ve doğal çevrenin korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Devletin, tarım faaliyetlerinin desteklenmesi ve düzenlenmesi bağlamında çeşitli pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu yükümlülükler, Anayasa ve ilgili kanunlar ile devlete yüklenmiş görevleri ve yetkileri kapsamaktadır. &lt;/span&gt;Çalışmanın amacı; tarım arazilerinin korunması, kullanımı, planlanması, çalışanların hukuki statüsü, tarım sigortaları, kentsel tarım uygulamaları şeklindeki kavramlar perspektifinden konuyu ele almaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadastro Kanunu’nun 41. Maddesi Çerçevesinde Hata Düzeltme Kurumunun Kapsamı, Sınırları ve Mülkiyet Hakkına Yansımaları: Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89289</link>
      <guid isPermaLink="true">https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89289</guid>
      <author>Ayşegül KAYA  </author>
      <description>&lt;p class="MsoNormal" style="text-indent: 35.4pt; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;span style="mso-bidi-font-size: 12.0pt; line-height: 150%; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; color: black; mso-themecolor: text1;"&gt;Kadastro Kanunu’nun 41. maddesi, kadastro çalışmaları sırasında veya sonrasında ortaya çıkan ölçü, sınırlandırma, tersimat ve hesaplama hatalarının idari yoldan düzeltilmesine imkân tanımaktadır. Bununla birlikte, söz konusu düzenlemenin hangi tür hataları kapsadığı ve özellikle mülkiyet değişikliği sonucunu doğuran düzeltme işlemlerine uygulanıp uygulanamayacağı hususu doktrinde ve yargı içtihatlarında tartışmalıdır. Yargıtay, 41. madde kapsamında yapılacak düzeltmelerin taşınmazın aynî hakkının kapsamını etkilememesi gerektiği yönünde istikrarlı bir yaklaşım benimserken; Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkını Anayasa’nın 35. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol çerçevesinde koruma altına alınması gerektiğini ifade etmektedir. Çalışmamızda, Kadastro Kanunu’nun 41. maddesinin amacının ve sınırlarının, tapu siciline güven ilkesi ve mülkiyet hakkının anayasal güvenceleri ışığında değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu hükmün mülkiyetin özüne müdahale edecek şekilde geniş yorumlanmasının hukuki güvenlik ilkesini zedeleyeceği; bu nedenle 41. maddenin dar yorumlanması gerektiği yönündeki doktrinel ve yargısal tartışmalar ortaya konulmaktadır.&lt;/span&gt;</description>
      <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>DİJİTAL ANAYASACILIK: DİJİTAL ALANDA İKTİDARIN SINIRLANDIRILMASI VE DİJİTAL HAKLARIN KORUNMASI</title>
      <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89848</link>
      <guid isPermaLink="true">https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89848</guid>
      <author>DEMET ÇELİK ULUSOY  </author>
      <description>&lt;p class="MsoBodyText" style="line-height: normal;"&gt;Dijital dönüşüm, klasik anayasacılığın devlet odaklı iktidar mimarisini çözerek hem kamusal hem de özel dijital aktörlerin birlikte sınırlandırılmasını gerektiren yeni bir güç denklemi yaratmaktadır. Bu makale, dijital anayasacılığı; hukukun üstünlüğü, temsiliyet ve etkili başvuru ilkelerini dijital alana taşıyan ve “çevrimiçi kapı bekçisi” platformların fiilî iktidarını da kapsayan normatif bir çerçeve olarak ele almakta; bu çerçeve üzerinden dijital insan haklarının tanınmasının yöntemini ve zorunluluğunu tartışmaktadır. Çalışma, dijital insan haklarını iki katmanlı bir yapı içinde kavramsallaştırır: (i) ifade ve haberleşme özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması gibi tanınmış hakların çevrimiçi bağlamda ölçülülük ve dengeleme ilkeleriyle yeniden yorumlanması; (ii) internete erişim, dijital mahremiyet, unutulma/dizinden çıkarılma, çevrimdışı olma, siber tehditlerden korunma ve algoritmik şeffaflık gibi dijital bağlama özgü yeni hak taleplerinin normatif temellendirilmesi ve kurumsal güvencelere bağlanması. Enformasyonel/bilgisel anayasacılıktan başlayarak kurucu anayasacılık, temel hakların yatay etkisi ve internet hakları bildirgeleri analiz edilmekte; AB’de son yıllarda kabul edilen başlıca düzenlemelerin (özellikle GDPR, DSA ve DMA) özel platform iktidarını şeffaflık, gerekçeli açıklama, risk değerlendirmesi ve bağımsız denetim yükümlülükleriyle sınırlayan dijital anayasal bir rejime dönüştüğü gösterilmektedir. Türkiye bağlamında dijital alana ilişkin temel mevzuat, yüksek yargı içtihadı ve uluslararası göstergeler ışığında, mevcut düzenlemenin güvenlik ve idari kontrol eksenli olduğu, hak‑odaklı usul güvenceleri bakımından ise yetersiz kaldığı saptanmaktadır. Sonuçta makale, dijital anayasacılığın Türkiye için kavramsal bir tercih değil, dijital çağda anayasal demokrasinin meşruiyetini sürdürebilmesinin koşulu olduğunu; dijital insan haklarının açıkça tanınması ve hem devlete hem özel platformlara karşı işletilebilir kılınmasının normatif bir zorunluluk hâline geldiğini ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dijital Dünyada Paylaşan Ebeveynlerin Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçları (TCK. m. 233) Kapsamında Sorumluluğu</title>
      <link>https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89357</link>
      <guid isPermaLink="true">https://basvuru.legaldergi.com.tr/?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=89357</guid>
      <author>Şevkiye Berfin IŞIK YILMAZ  </author>
      <description>&lt;p data-start="264" data-end="984"&gt;Dijital çağda ebeveynlerin çocuklarına ait kişisel verileri sosyal medya platformlarında paylaşmaları, literatürde sharenting olarak adlandırılan yaygın bir ebeveynlik davranışı haline gelmiştir. Çoğu zaman iyi niyetli bir paylaşım veya ebeveynin kendini ifade etme biçimi olarak görülen bu uygulamalar, çocukların mahremiyeti, onuru, psikososyal gelişimi ve dijital kimliği bakımından uzun vadeli riskler doğurabilmektedir. Bu çalışma, paylaşan ebeveynlik uygulamalarını Türk Ceza Kanunu’nun 233. maddesinde düzenlenen aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu kapsamında ele alarak ebeveynlerin cezai sorumluluğunun sınırlarını incelemektedir.&#13;
&lt;p data-start="986" data-end="1797"&gt;Çalışmada, aile hukukundan doğan bakım, eğitim ve koruma yükümlülüklerinin dijital çağda yalnızca fiziksel veya maddi alanla sınırlı biçimde yorumlanamayacağı, dijital ortamın çocukların toplumda varoluşunun ve kimlik gelişiminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte, ebeveynlerin çocuklarını dijital risklere karşı koruma yükümlülüğünün de bakım ve eğitim borcunun çağdaş bir görünümü olarak değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu çerçevede, paylaşan ebeveynlik uygulamalarının hangi koşullarda TCK m. 233/1 kapsamında bakım ve eğitim yükümlülüğünün ihlali oluşturabileceği ve hangi hallerde ihmal biçimlerinin TCK m. 233/3 kapsamında çocuğun ahlak, güvenlik ve sağlığını ağır biçimde tehlikeye sokma suçuna dönüşebileceği analiz edilmeye çalışılmaktadır.&#13;
&lt;p data-start="1799" data-end="2411"&gt;Çalışma, paylaşan ebeveynlik uygulamalarının otomatik biçimde cezai sorumluluk doğurması gerektiği yönünde bir yaklaşımı benimsememektedir. Aksine, ceza hukukunun son çare niteliği korunarak, yalnızca çocuğun üstün yararının açık biçimde zedelendiği; paylaşımların sistematik, onur kırıcı veya çocuğun psikososyal bütünlüğünü ciddi biçimde tehdit eden bir nitelik kazandığı durumlarda cezai sorumluluğun gündeme gelmesi gerektiği vurgulanmaktadır.&amp;nbsp;&#13;
&lt;p data-start="2413" data-end="2775"&gt;Sonuç olarak bu çalışma, paylaşan ebeveynlik uygulamalarını tümüyle ceza hukukunun konusu haline getirmeden; ancak dijital çağa özgü ihmal biçimlerini görünür kılarak, çocuğun üstün yararını merkeze alan ve ceza hukukunu çok katmanlı bir çocuk koruma rejiminin tamamlayıcı unsuru olarak konumlandıran dengeli bir değerlendirme çerçevesi sunmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-29</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


